Hacıosmanoğlu ve Montella çıkın milyonlara hesap verin

Futbol, sadece yeşil bir dikdörtgenin üzerinde patlayan bir fizik gücün değil; sahaya akıl koymanın, dünü bugüne taşırken hatalardan arınmış bir zeka parıltısı sunmanın oyunudur.

Oysa biz, Avustralya önünde bıraktığımız hayal kırıklığı tortusunu temizlemeden çıktığımız Paraguay karşısında, hüsranın coğrafyasını biraz daha genişletmekten başka bir şey yapmadık.


​Üstelik karşımızdaki rakip, kırk beş dakika boyunca sahada bir eksik ruhla, on kişiyle direnen, eksikliğini yüreğiyle kapatmaya çalışan bir Paraguay’dı.

​Bu toprakların insanı, bu ay-yıldızlı formanın ardındaki milyonlar, bu turnuvaya gelene kadar hangi dik yokuşların aşıldığını, hangi amansız virajlarda ne büyük bedeller ödendiğini çok iyi bilir.


"Nihayet" dedik, nihayet yıllar süren o büyük hasret bitti ve Dünya Kupası’nın o parıltılı vitrinine kendimizi attık.


Fakat heyhat! İki maçta ansızın su kaynatan bir makine gibi, milyonların göğsünde parıldayan o umut ışığını, rüzgarlı bir gecede sahipsiz bırakılmış bir mum gibi bir üflemede söndürdük.


​Bu, alelade bir yenilgi değil, mutlak ve kaçınılmaz bir hezimettir.


Ve bu hezimetin faturasını kulübede bir taktik mimar gibi oturup aslında sadece seyreden Montella’nın önüne koymak tarihi bir mecburiyettir.


​Montella, Avustralya maçının kara kaplı defterinden tek bir satır bile ders almadığını, aynı felsefi kısırlığı Paraguay önüne de sürerek ispatladı.


Sahadaki manzara, içi boş bir şatafattan ibaretti: Top bizde kalıyor, pas yapan biziz, güya atak tazeleyen biz oluyoruz, rakip ceza sahasının sınır boylarına kadar her şey bir senfoni gibi mükemmel işliyor. Ama sonrası?


Sonrası tam bir hiçlik, koca bir sıfır...


Ne bir yaratıcılık parıltısı, ne skoru tabelaya yazacak bir iş bitiricilik, ne de o katı savunma surlarını yıkacak, oraya sızacak bir çilingir zekası...


Mert'in direkten dönen şutu ve son dakikalardaki birkaç tehlike dışında elimizde ne var?


​Binlerce yıl evvel, bu toprakların derinliklerinden seslenen Efesli Herakleitos, o zamansız felsefesiyle, "Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz" demişti.


Çünkü nehir akıp gider, su değişir, insan değişir.


​Fakat Montella, bu yalın hakikate gözlerini kapayarak milli takımı ısrarla, inatla aynı bulanık suya soktu.


Sonuç mu?


Yıkanamadık...


Arınamadık.


Avustralya maçının o ağır, o can yakan kiri, bir utanç nişanesi gibi üzerimizde kaldı.


Ama sadece Montella'yı sorgulamak adaletli olmaz.


Futbolun mutlak bir yasasıdır,


Zaferin bin babası olur, mağlubiyet ise kulübede ve idari koltuklarda yalnız bırakılmış bir yetimdir.

Sahadaki fiyaskonun faturası taktik tahtasının başındakine kesilirken, o tahtayı oraya koyan, o düzeni kuran asıl liderlerin bu hesaptan muaf tutulması düşünülemez.


​İşte bu yüzden, Türk futbolunun yapı taşlarını elinde tutan Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, bu hezimetin baş sorumlusu olarak o faturanın en ağır payını göğsünde taşımak zorunda.


​Sayın Başkan, yeşil sahaların o saf ve hilesiz hakikatine kafa yormak, Türk futbolunun tıkanan damarlarını açacak bir vizyon üretmek yerine, uluslararası protokollerin sahte ışıltılarına kapılmayı tercih etti.


Infantino ile yan yana, kameralara verilen o yapay gurur pozları, ne yazık ki sahada tel tel dökülen futbolumuzun ayıbını örtmeye yetmiyor.


Dünya Kupası gibi devasa bir sahnede, adeta bir dev aynasında kendimizi görürken, federasyonun vizyonu Fatih Terim gibi bu toprakların futbol hafızasına yön vermiş isimlere laf yetiştirmeye çalışmaktan öteye geçemedi.


​Eğer enerjinizi, futbolun asıl sahibi olan o meşin yuvarlağın geleceğine, kalıcı sistemler inşa etmeye harcasaydınız; bugün bu hezimetin ortasında, milyonların gözyaşları arasında kalakalmayacaktık.


​Ama durup düşününce, unuttuğumuz acı bir hakikat yüzümüze çarpıyor.


Pardon...


Sizin asıl mesleğiniz, asıl uzmanlık alanınız müteahhitlikti, değil mi?


​Ne yazık ki futbol, çimentoyu demirle buluşturup alelacele binalar dikmeye benzemez.

Müteahhit kafasıyla kurulan futbol binalarının temeli, Dünya Kupası gibi ilk ciddi sarsıntıda böyle yerle yeksan olur.


Siz Milas'ta villalar vadettiniz, fakat Türk futbolunun elinde kalan sadece enkaz altındaki kırık dökük hayaller oldu.